9 Mart 2015 Pazartesi
Yelle - Complètement fou
Yelle bu hafta 14'ünde Babylon'da gece yarısı gibi sahne alacak. Tı. Sonra saatini değiştirip 10 yaptılar. Ben bunu Facebook'tan gelen ileti sayesinde öğrendim ama Facebook kullanmayan müziksevere nasıl iletirler, bilemem. Düşünsenize ne güzel olur; 11 buçuk denen konser 10'da başlıyor ve siz de gittiğinizde Yelle'in tozunu yutuyorsunuz. Bu arada bir bilet aldım; bir aydır Babylon'dan gelen maillerle köye yol döşedim, o da ayrı mesele. Bir de bence konser hala gece yarısı gibi başlayacak ama Babylon o bir buçuk saati bize ulaşılmaz barına zorlu göç sırasında itiş kakışla dökülen bira satarak geçirecek. Diyeceğim odur ki, Babylon is/has always been such a bore. Ayrıca İstanbul'un belediye otobüslerinde insanlar hakkında ne hissediyorsam böyle mekanlarında da bir tık bile daha azını hissetmiyorum.
Neyse, konser çıkışı Yelle'e çıkma teklif etmeyi planladığım için bunların hepsine katlanacağım.
2 Mart 2015 Pazartesi
New York Times makaleleri
En merak ettiğim konulardaki NYT makalelerini bile okuyamıyorum ve açıkçası bana ilgimi en çok çeken konulardaki makaleleri bile okumayı eziyet haline getiren NYT'a şaşırıyorum. Amerikan entelektüeli herhalde çok sabırlı; ben değilim. Yani hem Türk enteli değilim, hem sabırlı değilim.
Bu makaleleri okuyamadıkça beni en çok şaşırtan şey beklediğim üzere kelime hazinemin yetmemesi, dilin ağdalı gelmesi olmadı. Aksine, iki senedir takip ettiğim bu makaleleri dil açısından oldukça sade ve anlaşılır buldum. Öyleyse ne? Makaleler öyle uzun ki içim kıyılıyor. Belki aslında makale uzun bir şeydir de, biz kendi gazetelerimizden alışkın değilizdir; bilmiyorum. Öyle uzun uzun okumaya sabrım, isteğim, vaktim yok. Ve bence bu devirde bu konuda çok da yalnız değilim.
Sonra aşırı detaylı, bol tasvirli. Öyle ki sadede çok zor geliniyor. Biriyle röportaj mı yapıyorlar? Adeta kelimelerle fotoğrafını çekiyorlar. 1700'lerde yaşamıyoruz ki, buna gerek var mı? Tasvirler Victor Hugo romanı gibi bitmek bilmiyor. Bu sabah büyük hevesle Elizabeth Moss ile ilgili bir makaleyi/röportajı okumaya niyetlenmiştim; kadının odasının ne renk/ne sıcak/ne nemli/sandviçinin neli olduğunu aşamadım ve makaleye şöyle bir göz gezdirip kapattım.
Bugüne kadar sebat edip de okuduğum tek makale şu oldu çünkü Hunt of the Dragon serisindeki duvar halıları için ölüyorum bitiyorum ve halıların fotoğraflanmasında iki matematikçinin oynadığı rolü çok merak ediyordum.
Bu makaleleri okuyamadıkça beni en çok şaşırtan şey beklediğim üzere kelime hazinemin yetmemesi, dilin ağdalı gelmesi olmadı. Aksine, iki senedir takip ettiğim bu makaleleri dil açısından oldukça sade ve anlaşılır buldum. Öyleyse ne? Makaleler öyle uzun ki içim kıyılıyor. Belki aslında makale uzun bir şeydir de, biz kendi gazetelerimizden alışkın değilizdir; bilmiyorum. Öyle uzun uzun okumaya sabrım, isteğim, vaktim yok. Ve bence bu devirde bu konuda çok da yalnız değilim.
Sonra aşırı detaylı, bol tasvirli. Öyle ki sadede çok zor geliniyor. Biriyle röportaj mı yapıyorlar? Adeta kelimelerle fotoğrafını çekiyorlar. 1700'lerde yaşamıyoruz ki, buna gerek var mı? Tasvirler Victor Hugo romanı gibi bitmek bilmiyor. Bu sabah büyük hevesle Elizabeth Moss ile ilgili bir makaleyi/röportajı okumaya niyetlenmiştim; kadının odasının ne renk/ne sıcak/ne nemli/sandviçinin neli olduğunu aşamadım ve makaleye şöyle bir göz gezdirip kapattım.
Bugüne kadar sebat edip de okuduğum tek makale şu oldu çünkü Hunt of the Dragon serisindeki duvar halıları için ölüyorum bitiyorum ve halıların fotoğraflanmasında iki matematikçinin oynadığı rolü çok merak ediyordum.
23 Şubat 2015 Pazartesi
Kurumsal hayata sığamayan o çok özel kadınlar
Bir tane daha kurumsal hayatı bırakan deli dolu, gözü pek kadın hikayesi dinlersem kusucam. Yani mevcut işinde dikiş tutturamışsın ya da olmamış, istememişsin ve başka bir işe geçmişsin. Bu neden bu kadar büyük bir cesaret hikayesine dönüştürülüyor? Neticede hepimiz para kazanmak için bir şeyler yapıyoruz işte. Kurumsal hayatın da saygı duyulması gereken, bambaşka melekeler gerektiği niye hiç düşünülmüyor? Kimileri illa her şeylerine madalya takılsın istiyor. Kurumsal hayatı bırakan herkes kendini neden bu kadar özel, bu kadar renkli sanıyor? Kurumsaldan ayrılmışlar ama o sevmedikleri pazarlama-satış hala on numara.
Bu minvalde aklıma takılan diğer şeyler:
-Elbet herkesin çevresinde kurumsal hayatta çalışan birileri var. Bu insanların ruhu öküz mü? Değil. E ayıp değil mi şimdi kendini methetmelere doyamazken onları da aslında ha bire kötülemek? Bi de arkadaş, sen mesleği diş buğdaylarına biberon şekilli kurabiye pişirmeye bıraktıysan Allah aşkına bi sus otur. Kimse kusura bakmasın, o işe zerre saygım yok benim. Her şeye saygı duymak zorunda değilim.
-Kurumsal hayat kötü mü? Maaşta yamuk yapan bir yerde değilsen ayın biri dedi mi maaş tak yatar. İyi yerler bayramdan önce de yatırıyor, büyük hoşluk. Sigorta ödeniyor. Bazen Sodexho veriliyor ki onlar artık çek gibi değil, kart olmuş. Ya da yemekhane var. Bilhassa yabancı şirket yemekhaneleri çok afiliymiş. Ay neyse, aç gibi yemek işine yoğunlaştım.
-Bir de çoğu kez kurumsal hayatı o kadar çok kötülerken kurumsal hayattaki kocaya ufaktan bir teşekkür etmek hoş olabilir.
Bu minvalde aklıma takılan diğer şeyler:
-Elbet herkesin çevresinde kurumsal hayatta çalışan birileri var. Bu insanların ruhu öküz mü? Değil. E ayıp değil mi şimdi kendini methetmelere doyamazken onları da aslında ha bire kötülemek? Bi de arkadaş, sen mesleği diş buğdaylarına biberon şekilli kurabiye pişirmeye bıraktıysan Allah aşkına bi sus otur. Kimse kusura bakmasın, o işe zerre saygım yok benim. Her şeye saygı duymak zorunda değilim.
-Kurumsal hayat kötü mü? Maaşta yamuk yapan bir yerde değilsen ayın biri dedi mi maaş tak yatar. İyi yerler bayramdan önce de yatırıyor, büyük hoşluk. Sigorta ödeniyor. Bazen Sodexho veriliyor ki onlar artık çek gibi değil, kart olmuş. Ya da yemekhane var. Bilhassa yabancı şirket yemekhaneleri çok afiliymiş. Ay neyse, aç gibi yemek işine yoğunlaştım.
-Bir de çoğu kez kurumsal hayatı o kadar çok kötülerken kurumsal hayattaki kocaya ufaktan bir teşekkür etmek hoş olabilir.
18 Şubat 2015 Çarşamba
Mad Men
Bu diziyi çok yavaş, çok garip ve çok kuvvetli sevdim. Neredeyse üç sezon mesafeli gittim; usul usul ama sağlam büyüdü içimde. Kendimi kimsenin yerine koyamadığım, kimseyle özdeşleştiremediğim bir, iki diziden biri oldu. Hakkını vererek izledim. Bir gece izlerken dalıp gitmişim; "Adamlar o vakit ne güzel dizi çekmiş," dedim. Neticede bir de baktım ki dizi hayatımın bir bölümü olmuş; sonrasında geriye dönüp diziyi düşündüğümde onu çoğu bölümünü soğuk balkonda üstümde paltoyla izlediğim kıştan ayrı hatırlayamayacağım.
Don'ın Megan'a çocuklarını sevmediğini, sevemediğini söylediği bir bölüm vardı. İçime en çok o bölüm işledi. Don'ı babama benzettiğimden olacak. Şimdi ilişkimiz diner'larda cherry topped soda hüpletmek tadında olsa da, canı sağ olsun, bir ara birilerine böyle bir şey söylediğinden adım gibi eminim.
34 yaşımda çoğu şahane beş yüz bin dizi izledim. Hiçbiri Sopranos'la Mad Men'in yanından geçmez.
Favourite episode? 7/1. Here's why:
The end of Mad Men S7/E1, "Time Zones" saw Peggy breaking down in tears in the secrecy of her rundown West Side apartment and a drunk Don freezing himself in surrender in the terrace of his Upper East Side condo after a day of frustration with the (non)sliding door, accompanying them in the foreground was an adequate choice; Vanilla Fudge's You Keep Me Hanging On. I felt so much for both. But the secret to Don's mood lay in President nixon's First Inauguration Speech dating back to 20th January 1969 which was on Tv -as it was broadcasted alive- in the living room as Don was polishing his shoes earlier in the day. Nixon's words caught Don's attention, he raised his head to listen to this: "We have found ourselves rich in goods, but ragged in spirit; reaching with magnificent precision for the moon, but falling raucous discord on earth. We are caught in war, wanting peace. We are torn by division, wanting unity. We see around us empty lives, wanting fulfilment. We see tasks that need doing, waiting for hands to do them."
Evet, evet, totalde duygusunun içine tamamen girdiğim yegane bölüm bu oldu. Daha bitmedi ama olsun, iddialı konuşur, yedi sezonun üzerine taç gibi koyarım bu bölümü.
14 Şubat 2015 Cumartesi
Bu oldu.
26 yaşımdayken içkili bir Taksim gecesi sonrası herhalde 3 falan gibi dolmuşun ön koltuğunda sızmışım. Şoför ineyim diye beni Bostancı'da uyandırdığında dolmuşta kimse yoktu. Fakat sonra uykulu halde sokaklarda daha dolanmayayım diye evime bıraktı ve hatta galiba uyardı. Bu yüzünü bile hatırlamadığım genç adama senelerdir şükrediyorum, onun için iyi şeyler diliyorum. Ama bugün daha çok.
10 Şubat 2015 Salı
"Aman Jay-Z, tadımız kaçmasın."
Dün sabah uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey Kanye West'in ne iğrenç bir herif olduğuydu. Gözümü ne garip şeylerle açtığımı geçelim. Öğlene doğru kendisinin Grammy Ödülleri'nde Beck'e ettiklerini öğrendim. Daha önce aynı şeyi Taylor Swift'e de yaptığını okudum. Ve içim kendisine karşı bir kez daha nefret doldu.
Neymiş, efendim? İkisinin de aldığı o ödül aslında Beyonce'nin hakkıymış. Ona vermeleri gerekirmiş. Yapılan şey sanata saygısızlıkmış. Kendini beğenmiş, haddini bilmez, goygoycu, cahil kıro. Peki bu adam bunları söylerken seyircilerin arasındaki Beyonce ve kocası ne yapıyordu? Gah gah gülüyordu. Beyonce ve kocası kendilerinden birine, başka bir müzisyene yapılan terbiyesizliğe işte böyle gülerek karşılık verdi. Benim bildiğim kadarıyla bugün bir açıklama da yok; etliye sütlüye bulaşmadılar.
Oysa ödül almak güzel bir şeydir herhalde; adam heyecanlı, sevinçli, gururlu; konuşma yapacak, teşekkür edecek, ödül aldığı anı hayat boyu hatırlayacak. Ama al sana şiş surat West. Bir ömür o güzel anında o da var artık.
Bu her daim sanatın ve sanatçının yanında yer alan, ulvi amaçların insanı Kanye, Beyonce, kocası Jay-Z, Rihanna; işte bunlar hep oraların çingenesi, kırosu. Yabancı olunca, bir de uzaktan bakınca kimseye daha pırıltılı gelmesin. Bunlar kapatmalarını kurşunlatan türkücülerin biraz daha yontulmuş, Afro-Amerikalı, Hristiyan versiyonları. Yoksa olay yetenekse, hepsi yetenekli.
Bana uzaktan Kuşum Aydın'ı andıran Beck ise bugün, "Ben kendisini severim. Ne yapalım, herkesi memnun etmek mümkün değil," demiş. Hımmm. Sevme ya. Olma bu kadar ılımlı. En azından bir saygısızcaydı, yakışmadı, ayıp oldu falan de. Çünkü hakikaten öyle oldu. O kadarını demekle senin de insanlığından, beyefendi sanatçılığından gitmez.
Neymiş, efendim? İkisinin de aldığı o ödül aslında Beyonce'nin hakkıymış. Ona vermeleri gerekirmiş. Yapılan şey sanata saygısızlıkmış. Kendini beğenmiş, haddini bilmez, goygoycu, cahil kıro. Peki bu adam bunları söylerken seyircilerin arasındaki Beyonce ve kocası ne yapıyordu? Gah gah gülüyordu. Beyonce ve kocası kendilerinden birine, başka bir müzisyene yapılan terbiyesizliğe işte böyle gülerek karşılık verdi. Benim bildiğim kadarıyla bugün bir açıklama da yok; etliye sütlüye bulaşmadılar.
Oysa ödül almak güzel bir şeydir herhalde; adam heyecanlı, sevinçli, gururlu; konuşma yapacak, teşekkür edecek, ödül aldığı anı hayat boyu hatırlayacak. Ama al sana şiş surat West. Bir ömür o güzel anında o da var artık.
Bu her daim sanatın ve sanatçının yanında yer alan, ulvi amaçların insanı Kanye, Beyonce, kocası Jay-Z, Rihanna; işte bunlar hep oraların çingenesi, kırosu. Yabancı olunca, bir de uzaktan bakınca kimseye daha pırıltılı gelmesin. Bunlar kapatmalarını kurşunlatan türkücülerin biraz daha yontulmuş, Afro-Amerikalı, Hristiyan versiyonları. Yoksa olay yetenekse, hepsi yetenekli.
Bana uzaktan Kuşum Aydın'ı andıran Beck ise bugün, "Ben kendisini severim. Ne yapalım, herkesi memnun etmek mümkün değil," demiş. Hımmm. Sevme ya. Olma bu kadar ılımlı. En azından bir saygısızcaydı, yakışmadı, ayıp oldu falan de. Çünkü hakikaten öyle oldu. O kadarını demekle senin de insanlığından, beyefendi sanatçılığından gitmez.
9 Şubat 2015 Pazartesi
On dakika kadar süren Eurail* hevesim
![]() |
| Mümkün değil. |
(*Avrupa vatandaşı olmayanların çıktığına Interrail değil, Eurail deniyormuş. Zaten sitesi de ayrı.)
Yaklaşan yeni yaşımda kendime kıyak bir hediye vermeye; Polonya, Slovenya ve Avusturya'yı görmeye niyetlendim. İşte bu üçü birbirine yakın diye trenle bu işi kotarırım sandım. On dakikada şunu anladım: Buradan Polonya'ya gitmek sanırım (sandığıma göre o kısmı pek de anlayamamışım) sekiz ya da yirmi dört saat sürüyor. Sekiz kere tren değiştiriyoruz. (Bundan eminim.) Trene burada Halkalı'dan biniliyor ki Halkalı hangi yakada onu dahi biliyorsam ne olayım. Sonrasında yedi kere tren değiştiriyoruz.
Kendimi ineceğim yeri kaçırmayayım diye bütün bir gece güç bela uyanık kaldıktan sonra gecenin bir yarısı koskoca bir garda dilini bilmediğim insanlara (Balkan halkının İngilizce bildiğinden şüpheliyim, neticede bir Kuzey Avrupa değil) tren-peron sorarken, eşek ölüsü ebadındaki bir valizi kan ter içinde sürüklerken hayal ettim. Ben bu kalp çarpıntısıyla seyahat edemem. Hem tuvalete gitmem gerekse kime emanet edeceğim o valizi? Sonra çeşitli Avrupa tren istasyonlarındaki önceki hallerim geldi aklıma. Ve soğudum. Tatil bu değil, hediye bu değil.
Fakir işi desen bu olaya, tam olarak o da değil. Bilet ücretli rezervasyonlarla birlikte (sekiz trenin beşinde rez. zorunlu ve paralı) 1500 liraya geliyor. Daha azına Polonya'ya gidiş-dönüş uçak bileti alabilir, ülkeler arasını gündüz trenle katedebilirim. Elbette daha fazla veriririm ama daha rahat seyahat ederim. Belki sadece Polonya'ya giderim; neticede niyetim Auschwitz'i görmek.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

